26 Ocak 2015 Pazartesi

Tahsilat sorunu veya emeğin istismarı...

İnsanoğlu, hayatı boyunca sorunlarla uğraşır. Hayatının her evresinde sorunları farklıdır. Çocukken büyümektir mesela, büyüyünce de yaşlanmak. Bir de bulunduğu konum itibariyle farklılaşır dertler. Çalışansanız, ücretlerdir sorununuz, sosyal haklardır, çalışma şartlarıdır. İşverenseniz, verimliliktir, maliyetlerdir, rekabettir sorunlarınızın başlıcaları….
 Her mesleğin de kendine has sorunları var ayrıca.
Avukatın sorunu başka, eczacının başka, mühendisin başka, doktorun başkadır sorunları.
 Her birinin de bir diğerine göre sorunu daha büyüktür, daha fazladır. Bana sorarsanız, en büyük sorun, muhasebecilerin sorunlarıdır, mali müşavirlerin sorunlarıdır çünkü ben de bu mesleğin mensubuyum.
 Gerçekten böyle midir, bizim sorunumuz en ağır, en büyük sorun mudur veya sorunlar mıdır, diğer mesleklerin sorunlarına göre? Objektif bakmıyor muyum, bakamıyor muyum yoksa ben? Objektif baktığım iddiasındayım.   Buna ilişkin argümanlarım da var elbet. Bu mesleğe başlamadan önce ücretli olarak da çalıştım kısa sürelerle de olsa. Ticaret de yaptım. Yani bir kaç farklı mesleğin penceresinden baktım iş dünyasına. Bu girizgahtan sonra sadede gelelim eskilerin deyimiyle. Kim ne derse desin, “bizim mesleğimizin sorunları, en büyüktür” şeklinde çok iddialı konuşmayalım ama “en ciddi sorunları olan mesleklerden biridir bizim mesleğimiz” diyerek biraz daha mütevazı davranalım. Bizim sorunlarımızın en temelinde yatanı ise tahsilat meselesidir.   Bazı meslektaşlarım buna katılmasa bile, onlarla tartışmalarımda ortaya koydukları gerekçeler benim düşüncemde en ufak bir değişikliğe neden olamadığı için bu görüşümde hala ısrarcıyım.
Yılda bir‐ iki ay yapılan bir işken, mevzuat hazretlerinin inanılmaz katkılarıyla işten başın kaldırılamadığı bir hale gelen mesleğimiz, en çok ezilen, haksızlığa uğrayan meslek de oluvermiştir bu arada.
 Çünkü müşterinizle devamlı ve uzun süreli bir ilişki içinde olmanız, sizin otoritenizi de ciddiyetinizi de dikkate alınırlığınızı da büyük ölçüde alıp götürüvermiştir. 


 Kaleci gibisiniz bir de, onca çıkardığınız pozisyondan sonra yediğiniz bir talihsiz gol, bütün kurtardıklarınızı unutturuverir.
 Bütün bunların üstüne alnınızın teri, hızla eskittiğiniz beyninizin ve feda ettiğiniz özel hayatınızın karşılığı olan emeğinizin bedeli ödenmez, istismar edilir, sulandırılır.
  En ağırı da budur bana göre.   Bundan daha ağırı ise benim meslektaşım hakkını aramaz, arayamaz, isteyemez olmasıdır… Utanır, sıkılır, ezilir. 
 Çeşitli platformlarda ortaya koyduğunda, utana sıkıla kabul eder bu durumu ama yine mahcuptur, ısrarlı savunamaz. Sanki yaptığı işin, verdiği emeğin bir kıymet‐i harbiyesi ve ücret talep etmeye, istismarına ses çıkarmaya hakkı yoktur gibi durur. Oysa bu temel sorun, mesleğin diğer ağır sorunlarının da altında yatan, o sorunları büyüten, kangrenleştiren bir sorundur. 
 Bu sorun halledilebilse, diğer büyük sorunların nerdeyse tamamına yakını kolayca ortadan kaldırılacak veya kendiliğinden yok olacaktır. Ama ne yazık ki, bu mesleğin en temel sorunu olan alın terinin, el emeğinin istismarına karşı duran, mücadele veren insanlar, köylülerin muzdarip olduğu fil için şikayete birlikte gittikleri Nasrettin Hoca’yı yalnız bırakmaları gibi yalnız kalırlar, yalnız bırakılırlar meslektaşları tarafından.   Bu mücadeleyi verenler meslektaşlarının pasifliği ve silikliği karşısında umutsuzluğa kapılır, ‘ben neyin mücadelesini, kimin için veriyorum’ diye düşünür. Tıpkı benim gibi…    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder